Biz İnsanlar…

21 Kas 2012 Yorum yok

Yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinden gitme hakkı…

İnsanın ‘özgür iradesi’ ile yaptığı her eylemin kök amacı mutluluktur. Bir diğer varlığın özgül hakkını ihlal etmedikçe her insan, mutluluğunun peşinden gitme hak ve hürriyetine sahiptir. Devletler, siyasi düzenler ve dolayısı ile demokrasi de aslında bu basit ve temel amaca hizmet için var oldu. Tarih boyunca ortaya çıkan her yönetimin iddiası yönettiklerine mutluluk getirmekti. Bugün ise insanları -hakların korunumu esas alınarak- mutlu etmenin yolunun demokrasi olduğu genel kabul görmüş durumda.

Antik Yunan’daki ‘doğrudan demokrasi’ -ki aslında yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tamamının, halkın tamamı tarafından doğrudan kullanılmadığı için gerçek anlamda doğrudan demokrasi denemeyecek- tecrübesini saymazsak, modern anlamda demokrasinin ilk örneği, ABD’nin kuruluşuyla gerçekleşti. ‘Eski kıta’ Avrupa’nın, eskiden de eski antik demokrasisine mukabil, ‘yeni kıta’da, yeni bir demokrasi inşa olunuyordu 1787 Kuzey Amerika’sında. Diğer rejimler gibi insanlara mutluluk vaat ederek onların bireysel hak ve özgürlüklerine müdahil olup hayatlarını cehenneme çevirmek yerine, bu demokrasi, onların hak ve özgürlüklerini mümkün olduğunca genişletip teminat altına alarak, nasıl mutlu olacaklarına kendileri karar veren bireylere mutluluklarının peşinden gitme hakkı vaat ediyordu.

Yazının resminde görmüş olduğunuz ‘We The People’ (‘Biz İnsanlar’) ifadesi, tarihteki ilk anayasal demokrasiyi kurmak üzere 1787 Mayıs’ında Philadelphia’da toplanan ‘yeni kıta’nın seçkin zekâlarının, dört ayda müzakeresini tamamlayarak üç günde yazdıkları -Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunu ilan eden- anayasanın, Gouverneur Morris’in kaleminden çıkan ilk üç kelimesidir. Tarihteki en meşhur ifadelerdendir ve bugün insanların haklarını savunurken hala kullandıkları bir referanstır (Orijinal metinden alınan resimdir). Başında yer aldığı anayasa, kendisini hazırlayan konvansiyon içindeki, 35 yaşıyla en genç üye olan James Madison’a, konvansiyondaki etkinliği ve metindeki ağırlığından ötürü ‘Anayasa’nın Babası’ unvanı verilmesine sebeptir.

Hemen altında yer alan ‘Life, liberty and pursuit of happiness’ (‘yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinden gitme’) üçlemesi ise bir başka metinden, 4 Temmuz 1776’da Britanya Krallığına karşı bağımsızlığını ilan eden 13 Amerikan kolonisinin beyan ettiği ‘Bağımsızlık Bildirgesi’nde (The Declaration of Independence) yer alan, belki de tarihin en meşhur üçlemelerinden -ki bu tür üçlemelere eski Yunancadaki karşılığı ile Hendiatris deniyor literatürde- biri. İfadenin müellifi de ABD’nin mütevazılığı ile tanınan 3. başkanı Thomas Jefferson.

Biz İnsanlar ve O Seçkinler

Yeryüzünün bilinen ilk anayasal demokrasisi bu amaç ve ifadelerle kuruldu ve bir “biz insanlar” rejimi olarak tasarlandı. Fakat tarihi serüveni içerisinde demokrasi, “biz insanlar“dan ziyade “o seçkinler“in (‘they the elits’) rejimine evrildi. Demokrasi başlangıçta ‘biz insanlar’ın rüyası ve ütopyası iken, onu hayata geçirme yöntemlerinden ‘temsili demokrasi’nin uygulanış biçimi yüzünden, zamanla, ‘o seçkinler’in egemenliğinde ‘biz insanlar’a yaşattıkları bir kâbus ve distopya halini aldı. ‘O seçkinler’, kimi zaman sermaye oldu, kimi zaman sivil ya da askerî bürokrasi, kimi zaman sınırsız güç tutkunu siyasi liderler, kadrolar ve siyasi partiler, kimi zaman başka gölge güçler. Bu durum, Amerikan ‘Kurucu Atalar’ının öngöremediği ve şüphesiz murad etmedikleri bir sonuç. Amerikan ‘Kurucu Atalar’ı kurdukları sistemde, bireylerin haklarını teminat altına alabilmek için ‘parşömen bariyer‘lerin yeterli olamayacağını biliyorlardı ve bunun için de kudret temerküzüne (güç yoğunlaşmasına) mani olarak karşılıklı bağımlı güçlerin dengesini esas alan bir sistem geliştirmişlerdi. Fakat iyi niyetlerle ve zekice hamlelerle, ironik biçimde içinde demokrasi kelimesinin bir kez bile geçmediği bir anayasa ile kurdukları bu demokrasinin bizatihi kendisi ‘iyi tanımlı‘ değildi ve bugüne ulaşacak tarihi serüveni içerisinde, müesseseleşmesine yol açacak ve müessesesinin ayrılmaz parçası haline dönüşecek özelliklerden mahrumdu. Mesela, henüz ortada parti kavramı ve fikriyatı yoktu. Oysa günümüzde siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmazı kabul ediliyor. Kendi demokrasi pratikleri için esas aldıkları ‘temsili demokrasi’ uygulamasında da diğer bütün rejimler gibi yöneten ve yönetilen ayrımını öngören Amerikan ‘Kurucu Atalar’ı, bu ayrımdaki ‘yöneten’lerin gittikçe güçlenerek, müptelası oldukları ve devamı adına her şeyi yapabilecekleri kudretin esnafı ve seçkinleri haline geleceklerini tahmin edememişlerdi. Zira buna mani olacağını düşündükleri her türlü etkin tedbiri aldıklarını düşünüyorlardı. Güçleri, birbirini dengeler ve denetler şekilde karşılıklı bağımlı hale getirmişlerdi ama nihayetinde bu güçler yönetendi ve yöneten ve yönetilen ayrımı hala devam ediyordu. Bütün bunlara sebep olan şey ise demokrasinin ‘iyi tanım’dan mahrum olmasıydı. İyi bir tanımı olmayan demokrasi zaman içinde kurumsallaşırken yukarıda bahsedilen türde handikaplar kaçınılmaz olurdu.

Başlangıçta ‘iyi tanımlı’ olmayan demokrasinin tarihi serüveni içerisinde bugünkü haline dönüşmesi ve günümüz pratiğine savrulması çok da şaşırtıcı değil. Her kelime ve kavram üzerine saatler, günler süren tartışmalarla nefes ve enerji tüketen Amerikan ‘Kurucu Atalar’ının, bizatihi demokrasi kavramının tanımı üzerinde bu kadar çok düşündükleri ve hatta onu iyi kavradıkları iddia edilemez. Thomas Jefferson’ın demokrasiyi ‘%51’in %49’un haklarını gasp etmesi’ şeklinde tarif etmesi buna delil olarak gösterilebilir. Onlar daha ziyade, masum bireyin haklarını, bireylerin meşru taleplerini karşılamakla görevli kamu yetkililerinin keyfi gücünden koruma saiki ile hareket etmişlerdi. Anayasa metninde 19 kez geçen hak ve 5 kez geçen özgürlük kelimeleri de bunu doğruluyor. Onlar için aslolan demokrasiden ziyade hakların korunumuydu. Aslına bakılırsa Antik Yunan sonrası pratik anlamda ilk kez ihya edilen ve iyi bir tanımdan mahrum olan demokrasi kuramsal ve pratik anlamda henüz yeni inşa ediliyordu ve her iki anlamda da emekleme ve gelişme safhasındaydı. Bugün için bile, demokrasinin kemâle erememiş bir kavram olması, geçmişten tevarüs ettiği ‘iyi tanım’sızlık sebebiyledir.

Bugüne gelirsek…

Aradan geçen iki buçuk asır sonra bugünün dünyasında ve bütün dünyada demokrasinin pratiği adına maruz kaldıklarımız, ona,  ‘iyi tanımlanmış’, içermesi gereken her şeyi içerip, içermemesi gereken hiçbir şeyi içermeyen, aynı anda bütünü kavranıp, ayrıntısına nüfuz edilebilen, yetki şeması ve kapsamı belli bir tanım gerektiğini gösteriyor.

Sözün özü, bütün bunlar bize demokrasiyi ‘iyi tanımlı’ bir şekilde tarif edip yöneten-yönetilen ayrımını gidermek, demokrasiyi ‘o seçkinler’in esaretinden kurtarıp gerçekten ‘biz insanlar’ın rejimi kılmamız gerektiğini gösteriyor. Amerikan ‘Kurucu Atalar’ının ruhları huzur bulsun diye değil, ‘biz insanlar’ hak ettiğimizi alabilelim ve layık olduğumuz mutlu yaşama kavuşalım diye…

 

“Biz İnsanlar…” hakkında henüz yorum yapılmamış.

Yorum yazın